


- Risale-i Nur’dan vecizeler
Simdi bak çesmelere, irmaklara, yerden,
Daglardan kaynamalari tesadüfi degildir.
Mizan-i hikmetle gönderilmeleri...
Bir Rabb-i Hakim'in teshiriyle ve iddihariyledir.
Ve kaynamalari ise O'nun emrine heyecanla imtisal etmeleridir.
Su misafirhane-i dünyada nazar-i hikmetle baksan;
Hiçbir seyi nizamsiz, gayesiz göremezsin.
Sen nasil nizamsiz, gayesiz kalabilirsin ?
San'atli bir eser,
Sanatkari îcâb eder
Yer altina girmis bir çekirdegin hava âleminde
bir agaç olmasi gibi, yer altina giren insan
da Âlem-i Berzahta, elbette bir hayat-i bâkiye
sünbülü verecektir.
Rizkiniz, yerin hayatina baglidir. Yerin dirilmesi ise
bahara bakar.
Bahar ise, sems ve kameri teshir eden, gece ve gündüzü
çeviren zatin elindedir.
Öyle ise, bir elmayi , bir adama hakiki rizik olarak
vermek;
Bütün yeryüzünü bütün
meyvelerle dolduran O Zât verebilir.
Sema ve zemini, rizkiniza iki hazine gibi müheyya
edip,
Oradan yagmuru, buradan hububati çikaran kimdir?
Allah'tan baska koca sema ve zemini iki muti
Hazinedar hükmüne kimse getirebilir mi?
ÖYLE ISE SÜKÜR O'NA MÜNHASIRDIR.
... Ben nasil bu evi yaptim ve yapmasini biliyorum ve
görüyorum
ve onun mâlikiyim ve idare ediyorum.
Öyle de; su koca kâinat sarayinin bir ustasi
var.
O usta onu bilir, görür, yapar, idare eder...
Bir tek çiçekte bir ismin cilve-i cemâlini
gördügün gibi bahar dahi bir çiçektir.
Ve cennet dahi görülmedik bir çiçektir.
Marîz bir asrin, hasta bir unsurun, alîl
bir uzvun reçetesi; ittiba'-i Kur'andir.
Azametli bahtsiz bir kit'anin, sanli tali'siz bir devletin,
degerli sahibsiz bir kavmin reçetesi; ittihad-i
Islâmdir.
Arzi ve bütün nücum ve sümusu tesbih
taneleri gibi kaldiracak ve çevirecek kuvvetli
bir ele mâlik olmayan kimse, kâinatta dava-yi
halk ve iddia-yi icad edemez. Zira hersey, herseyle
baglidir.
Hasirde bütün zevi-l ervahin ihyasi; mevt-âlûd
bir nevm ile kista uyusmus bir sinegin baharda ihya
ve insasindan kudrete daha agir olamaz. Zira kudret-i
ezeliye zâtiyedir; tegayyür edemez, acz tahallül
edemez, avaik tedahül edemez. Onda meratib olamaz,
hersey ona nisbeten birdir.
Sivrisinegin gözünü halkeden, Günes'i
dahi o halketmistir.
Pirenin midesini tanzim eden, Manzume-i Semsiyeyi de
o tanzim etmi?tir.
Kâinatin te'lifinde öyle bir i'caz var ki;
bütün esbab-i tabiiye farz-i muhal olarak
muktedir birer fâil-i muhtar olsalar, yine kemal-i
acz ile o i'caza karsi secde ederek "Subhaneke
la kudrete lena inneke entel Azizül Hakim"
diyeceklerdir.
Esbaba tesir-i hakikî verilmemis, vahdet ve celal
öyle ister. Lâkin mülk cihetinde esbab
dest-i kudrete perde olmu?tur, izzet ve azamet öyle
ister. Tâ nazar-i zahirde, dest-i kudret mülk
cihetindeki umûr-u hasise ile mübasir görülmesin.
Mahall-i taalluk-u kudret olan herseydeki melekûtiyet
ciheti seffaft?r, nezihtir.
Âlem-i sehadet, avalim-ül guyub üstünde
tenteneli bir perdedir.
Bir noktayi tam yerinde icad etmek için, bütün
kâinati icad edecek bir kudret-i gayr-i mütenahî
lâzimdir. Zira su kitab-i kebir-i kâinatin
herbir harfinin, bahusus zîhayat herbir harfinin,
herbir cümlesine müteveccih birer yüzü,
nâz?r birer gözü vard?r.
Meshurdur ki: Hilâl-i îde bakarlardi Kimse
birsey görmedi. ?htiyar bir zât yemin ederek
"Hilâli gördüm." dedi. Halbuki
gördü?ü hilâl degil, kirpiginin
tekavvüs etmis beyaz bir kili idi. O kil nerede?
Kamer nerede? Harekât-i zerrat nerede? Fâil-i
teskil-i enva' nerede?
Tabiat, misalî bir matbaadir, tâbi' degil;
nakistir, nakkas degil; kabildir, fâil degil;
mistardir, masdar degil; nizamdir, nâzim degil;
kanundur, kudret degil; seriat-i iradiyedir, hakikat-i
hariciye degil.
Fitrat-i zîsuur olan vicdandaki incizab ve cezbe,
bir hakikat-i cazibedarin cezbesiyledir.
Fitrat yalan söylemez. Bir çekirdekteki
meyelan-i nümuvv der: "Ben sünbüllenecegim,
meyve verecegim." Dogru söyler. Yumurtada
bir meyelan-i hayat var. Der: "Piliç olacagim."
Biiznillah olur. Dogru söyler. Bir avuç
su, meyelan-i incimad ile der: "Fazla yer tutacagim."
Metin demir onu yalan çikaramaz; sözünün
dogrulugu demiri parçalar. Su meyelanlar, iradeden
gelen evamir-i tekviniyenin tecellileridir, cilveleridir.
Karincayi emirsiz, ariyi ya'subsuz birakmayan kudret-i
ezeliye; elbette beseri nebisiz birakmaz. Âlem-i
sehadetteki insanlara insikak-i Kamer, bir mu'cize-i
Ahmediye (A.S.M.) oldugu gibi, mi'rac dahi âlem-i
melekûttaki melaike ve ruhaniyata karsi bir mu'cize-i
kübra-yi Ahmediyedir ki; nübüvvetinin
velayeti bu keramet-i bahire ile isbat edilmistir ve
o parlak zât, berk ve Kamer gibi melekûtta
su'le-fesan olmustur.
Kelime-i sehadetin iki kelâm? birbirine sahiddir.
Birincisi ikincisine bürhan-i limmîdir; ikincisi
birincisine bürhan-i innîdir.
Hayat, kesrette bir çesit tecelli-i vahdettir.
Onun için ittihada sevkeder. Hayat, bir seyi
herseye mâlik eder.
Ruh, bir kanun-u zîvücud-u haricîdir,
bir namus-u zîsuurdur. Sabit ve daim fitrî
kanunlar gibi, ruh dahi âlem-i emirden, s?fat-i
iradeden gelmis, kudret ona vücud-u hissî
giydirmistir. Bir seyyale-i latifeyi o cevhere sadef
etmistir. Mevcud ruh, makul kanunun kardesidir. Ikisi
hem daimî, hem âlem-i emirden gelmislerdir.
Sayet nevilerdeki kanunlara kudret-i ezeliye bir vücud-u
haricî giydirseydi, ruh olurdu. Eger ruh, vücudu
çikarsa, suuru basindan indirse, yine lâyemut
bir kanun olurdu.
Ziya ile mevcudat görünür, hayat ile
mevcudatin varligi bilinir. Herbirisi birer kessaftir
|


|
|