
ETRAFINI AYDINLATAN BIR ISIK OLMAK
Teblige kendi nefsimizden baslamak, etrafini
aydinlatan bir isik olmak manasina gelir. Bunun
suurunda olan kisi, etrafinda kaç kisinin
toplandigina degil, kendisinin ne kadar nur saçabildigine
önem verir. Insanlarin zifiri karanlikta
yakilmis bir lambanin altinda toplanmasi gibi,
böyle bir nur kaynagi, insanlari kendine
çeker, onlarin yolunu aydinlatan bir rehber
olur. Bu noktada teblig, dil ile degil, asil hal
ile yapilan bir eylem haline gelir.
Hal sahibi olmak, dogruyu yasayarak teblig etmenin
en etkili yoludur. Bu yüzden kadim bir ilke
olan 'kendini bil!' deyisi, Islâmî
teblig metodunun en veciz ifadelerinden biridir.
Modern düsüncenin tersine, 'kendini
bil' emri, bizi bireycilige götürmez.
Tam tersine, bizi birey ve benlik-üstü
bir gerçeklik alanina tasir. Zira manevi
yolun nihai gayesi, nefsin arzularina karsi mücadele
etmek, Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz'in tabiriyle
büyük cihadi (cihad-i ekber) gerçeklestirmektir.
Büyük cihadin baslangiç noktasi,
insanin teblige kendisinden baslamasi ve yayabildigi
isik nisbetinde diger insanlara ulasmasidir.
Bu noktada, Islâm'daki ilim-amel bütünlügüne
isaret etmek yerinde olacaktir. Ilim-amel bütünlügü,
insanin bilgi sahibi olmasi ve bildigini yasamasini
ifade eder. Bu manada bilgi (ilim), bir zihin
cimnastigi demek degildir. Tam tersine, bilgi,
bizi dönüstüren ve manevi yolun
yüksek mertebelerine ulastiran bir araçtir.
Dahasi, bilgi sorumluluk demektir. Kur'an'in tabiriyle
bilenler ile bilmeyenler esit degildir; zira bilen
kisi hem bilgisi, hem sorumluluk düzeyi,
hem de manevi mertebesi itibariyle bilmeyenlerden
üstündür.
Su halde bilginin bize yükledigi sorumluluk,
onun gerektirdigi sekilde yasamaktir. Bu yüzden
eskiler, 'ilim satirlarda degil, sadirlardadir'
demisler. Yani gerçek bilgi, kitaplarda
yahut bilgisayar ekranlarinda okudugumuz seyler
degil -zira bunlar malumattir- fakat gögüslerimize
yani kalbimize islemis, eylem ve davranislarimizi
yönlendiren, zenginlestiren ve anlamli kilan
bilgidir. Ilim-amel bütünlügü,
böyle bir ruh halini zorunlu kilar. Bunun
temini ise, ancak daimi bir murakabe ve kendi
nefsimize yönelik teblig ile mümkündür.
Yukarida zikrettigimiz Imam Gazalî rh.a.
örneginde oldugu gibi, agzimizda bal tadi
varken birine 'bal yeme!' nasihatinde bulunmak,
ancak kendimizi kandirmak olur. Zira böyle
bir tavir, muhatabimizin ne aklina, ne de kalbine
nüfuz edebilir.
